Diyaloğa Geçmeliyiz

Türk Psikologlar Derneği Travma Sorumlusu Deniz Eryılmaz, “Monolog değil diyalog kurmalıyız. Monolog talimat üzerine kurulu bir yaşamdır ve canlı bombaya kadar

0%
*Bu yazı tahmini 15 dakika 1 saniye okuma süresine sahiptir.

 Türk Psikologlar Derneği Travma Sorumlusu Deniz Eryılmaz, “Monolog değil diyalog kurmalıyız. Monolog talimat üzerine kurulu bir yaşamdır ve canlı bombaya kadar gidebilen bir süreçtir“ dedi

Röportaj: Neslihan PERŞEMBE

Türkiye terör olaylarının hızla tırmandığı bir süreci yaşıyor. Katledilen kişilerin acısı toplumun birçok kesiminde farklı duygulara ve davranışlara, travmalara neden oluyor. Duygu ve davranışlarımızın temelindeyse ruhsal yapımız büyük rol oynuyor. Bu doğrultuda 9 Eylül Gazetesi olarak Türk Psikologlar Derneği Travma Sorumlusu Deniz Eryılmaz ile görüştük. Psikolog Deniz Eryılmaz, tek taraflı iletişimin olduğu itaat toplumlarında, en ufak eleştirinin tehdit olarak algılandığını söyledi. Eryılmaz, “İtaat değil de iletişime yönelmeliyiz. Sorunlar hep iletişimi doğru kuramadığımız için gelişiyor. İlkönce çekirdek ailemizde iletişimi doğru kurarsak, karşılıklı konuşma ve fikir alışverişini gerçekleştirirsek, sorunlarımızın çoğunu çözeriz. Monolog değil diyalog kurmalıyız. Monolog talimat üzerine kurulu bir yaşamdır ve canlı bombaya kadar gidebilen bir süreçtir“ diye konuştu. Türk Psikologlar Derneği Travma Sorumlusu Deniz Eryılmaz, Benim İzmirim’e konuk oldu.

Deniz Eryılmaz’ı bilmeyen okurlarımıza tanıtalım.

1985 yılında İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. Aynı üniversitenin İşletme Fakültesi’nde İşletme Yönetimi eğitimini tamamladım. İş hayatıma Arçelik A.Ş. Endüstriyel İlişkiler Müdürlüğü’nde eğitim uzmanı olarak başladım. Personel ve pazarlama bölümlerinde yöneticilik yaptım. Star TV, Hürriyet Gazetesi gibi özel sektörün önde gelen kuruluşlarında orta ve üst düzey yönetici olarak çalıştım. Şu anda çalışmalarımı yürüttüğüm Yaşam Atölyesi’ni 2000 yılında kurdum ve danışmanlık çalışmalarının yanında anne-babalara, öğretmenlere, psikologlara, psikolojik danışmanlara, yöneticilere, doktorlara, hemşirelere, öğrencilere ve halka yönelik birçok seminer ve eğitim verdim, vermekteyim. İki kez başkanlık yaptığım Türk Psikologlar Derneği İzmir Şubesi’nde şimdi Travma Sorumlusuyum.

Türkiye’nin temel sorunlarından birinin; birey olamamak olduğu dile getirilir. Birey olamamanın yarattığı toplumsal problemler nelerdir? Nasıl birey olunur?

Birey olmak; kişinin kendisini tanıyıp kabul edip yeterli ve özgüvenli olmasıdır. “Ben de varım“ diyebilmektir. Her birey toplumun normlarından etkilenir ama sonuç olarak kendi görüşleri daha ön plandadır. Olayları kendi süzgecinden geçirir. Birey olamamanın, hayatın her alanına yaydığı problemler var. Biz daha çok bir gruba, bir ideolojiye, inanca ait olma konusunda kendimizi fazla kaptırıyoruz. Birey olamıyoruz. Kendimizi ortaya koyamıyoruz. Grubun temel eğilimi bizi bir anda kapsıyor ve kendi eğilimlerimiz geri planda kalıyor.

Ruhsal yaşamı sağlıklı bireylerin temel özelliklerine değinir misiniz?

Kişi, “Ben değerliyim ve yeterliyim“ duygusunu taşıyorsa sağlıklı bireydir. Bu duyguyu taşıyan kişilerin olaylara bakış açışı belli kalıpların içine sıkışmıyor. Daha objektif, geniş, töleranslı, eleştiriye, öz eleştiriye açık oluyor. Kendisiyle dalga geçebiliyor. Toplumun içinde var olup toplumla etkileşim, iletişim halinde oluyor ancak kendini de burada koruyor. “Sağlıklı birey hata yapmaz, her şeyi mükemmel yapar“ söyleminin tersine, sağlıklı birey; hata yapma hakkı olduğunu bilir. Hatayı kabul eder ve düzeltebilme konusunda da çaba gösterir. Çünkü insan hata yapar.

İnsanın temeline gidersek, bu duyguların inşası çocuklukta mı oluyor?

Elbette, her zaman öyledir. Anne ve baba çocuğun aynasıdır. Çocuk, anne ve babanın gözlerine bakar ve orada kendini görür. Orada kendi yansımasını nasıl görürse, öyle olduğuna inanır. Eğer anne ve baba, çocuğa, “Sen iyisin, yeterlisin, değerlisin“ mesajları verirse, o zaman çocuk da kendini özgüvenli hisseder. Ancak sürekli müdahale edilen, eleştirilen, yargılanan, ihmal edilen çocuklar, hiçbir zaman özgüvenli olmazlar. Çünkü anne ve babanın gözündeki yansımasında, hep “Bir yerde bir hata yapıyorsun“ mesajı vardır.

Türk aile yapısının ve eğitim sisteminin ruhsal yönden temel sorunları nelerdir?

Büyükler doğru yapar ve hatasızdır görüşü toplumumuzda egemen. Çocuk, kendi anne ve babasına bile kendini anlatamaz, koruyamaz, savunamazken, dışarıda nasıl yapabilir? Kökenimizde padişaha itaat vardı. Evde de baba, padişah olarak görülüyor. Bu da büyüğüne itaat zorunluluğu getiriyor. Hep itaat eden çocuk 18 yaşını geçip hayatla baş başa kaldığında zorlanıyor. İtaat toplumlarından tek taraflı iletişim vardır. En ufak eleştirinizde, karşı taraf tehdit edildiğini zanneder. İtaat değil de iletişime yönelmeliyiz. Sorunlar hep, iletişimi doğru kuramadığımz için gelişiyor. İlkönce çekirdek ailmizde iletişimi doğru kurarsak, karşılıklı konuşma ve fikir alışverişini gerçekleştirirsek, sorunlarımızın çoğunu çözeriz. Monolog değil diyalog kurmalıyız. Monolog talimat üzerine kurulu bir yaşamdır ve canlı bombaya kadar gidebilen bir süreçtir.

Türkiye’de yaşanan terör olaylarının arttığı bir süreçteyiz. Türk Psikologlar Derneği ve İzmir Şubesi, böyle zamanlarda kamuoyu, resmi ya da özel kurumlarla nasıl bir iş birliğine gidiyor?

Derneğimizin travma birimi, terörden etkilenen insanların, bize ulaşması için ellerinden geleni yapıyor. Suruç’u ele alırsak, kaybettiğimiz gençlerimiz farklı şehirlerde yaşıyordu. Hepsi aynı yerde değildi. Afet gibi bir durumda tek bir yere giderken, böylesi bir durumda derneğimiz, ulaşılabilirlik konusunda destek oluyor. Örneğin Gezi olaylarında her ilde, yine aynı şekilde çalışmalarımız oldu. www.psikolog.org.tr adresimizde şubelerimizin adres ve telefonları var.

Katledilen insanların yakınları profesyonel bir destek almalı mı?

Kesinlikle profesyonel bir destek almalı ancak normal yas sürecini bozmadan. Ani kayıplar, kişileri çok daha fazla etkiler. Akut dönemde; yani olayın arkasından hemen sağlıklı düşünülemediği için ciddi hasarlar olabiliyor. İntihar düşünceleri, travmatik stres bozukluğu olabilir, depresyona girilebilir. Böylesi durumlarda güçlü gözükmek gerektiği mantığı da yanlıştır. İnsanın doğal tepkileri vardır. Birini kaybettiğimizde üzülürüz. Engellendiğimizde öfkeleniriz. Korktuğumuzda korkarız. Doğamızı bozar da, o zaman o duyguyu yaşamazsak, ileride bir problem olarak çıkar. Böylesi durumlarda “Ağlama, üzülme, ayıp oluyor“ gibi diyaloglar kurmak yanlıştır. İnsan esas o zaman ağlar. Ağlama ile üzüntü ortaya çıkacak ki, yaşamla yeni bağlantılar, yeni gelecekler kurabilesiniz. Üzüntü içinizde durduğu sürece, diğer duygulara yer kalmıyor. Yasımızı yaşamalıyız. Her kayıpta yaşanmamış yas, ileride pataoloji olarak bize geri döner.

Olayın yaşandığı ilk zamanda mı profesyonel destek alınmalı?

Olayın yaşandığı ilk zamanda bir görüşme yapmanın her zaman faydası vardır çünkü etkilenen kişinin, nasıl bir durum içerisinde olduğu ve müdahale edilip edilmemediği konusunda görüşmeden sonra bir karar verilir. Ama normal yas süreçlerini gözlemliyorsak, bir süre tanınmalı. Birkaç hafta sonrasında tekrar görüşme yapmak lazım. Ama normal yaslarda. Terör olaylarında, tabi ki destek her zaman yapılmalı.

Bir kişiyi terör örgütlerine yönelten ruh halinin temelinde neler olabilir?

Bu bir araştırma sorusu. Yapılan araştırmalarda terör örgütüne üye kişilerin ruh haline, genel özelliklerine dair net bir şey çıkmıyor. Ancak şöyle bir şey var; biraz daha sessiz, sakin, kendini belli etmeyen kişiler olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Kimse onun bir terör örgütü üyesi olabileceğini ya da canlı bomba olabileceğini algılayamayabiliyor. Üniversite mezunu, kendini bilimsel olarak ifade edebilen kişilerin canlı bomba olduğuna tanık olduk. Sosyolojik olarak bakarsak; sanırım daha azınlık olan kesimlerden, mahrum kalmışlık, baskı altından kalmış, inanç sistemi daha yüksek, güç ihtiyacı duyan kişiler yönelebiliyor.

Terör olaylarında yakınlarını yitirenlere yakınları ve toplum nasıl bir yaklaşımda bulunmalı?

Yanlarında olup onların o duygularını paylaşmalıyız. Yalnız olmadıklarını hissettirmeliyiz. Bir ihtiyaçları varsa elimizden geldiğince koşturuyoruz. Anadolu halkı bu konuda gerçekten çok deneyimli. Psikososyal desteklerimiz her zaman çok fazla. Ancak bazı yanlışları da yapmaktayız. En büyük yanlışımız; kendi acımız da tetiklendiği için, kendi acılarımızı anlatmak oluyor. Bu da o kişileri, olumsuz etkiliyor. Çünkü aynı duygular, o anda paylaşılmıyor. Yani benim acımı o bilmiyor, ben onun acısını bilmiyorum. Desteği kimi zaman da sadece maddi olarak algılıyoruz. En zor şey dinlemektir. Bizler dinlemektense, hep çözüm üretmemiz, iyi etmemiz gerekiyor hissiyle davranıyoruz. Sadece yanlarında olup özellikle dinleyelim.

Terör olayları sonrasında medyada kanlı görüntülerin gösterilmesi toplumda nasıl bir etki yapar?

Terör olayları sonrasında, kendi sosyal medyalarımız da dahil olmak üzere tüm medyada kötü görüntülerin gösterilmemesi gerekli. Sadece terör olayında değil, trafik kazasında da kanlı görüntülere yer vermemeli. Fikir paylaşılabilir ancak fotoğraflar paylaşılmamalı. Bu toplumda travmaya neden olur. Birlikte barışçıl bir çözüm aramanın yollarına bakmalıyız. Farklılıklarımızla bir arada yaşamalıyız. Ben ve ötekiden kurtulmalıyız. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız; çocukların oynadığı bilgisayar oyunları şiddete dayalı, sürekli birileri öldürülüyor. Çocuğa ne yaptığını sorduğunuzda, ‘Kötüleri öldürüyorum diyor’ ancak neden kötü olduğuna dair bir şey söylemiyor. İnsanları iyi ve kötü diye sınıflandırma buradan başlıyor. Bu çok tehlikeli. Barış, çocuklukta yeşertilir. Çocuklar arasındaki diyaloglara da dikkat etmeliyiz. Alay edilen, dışlanan bir çocuğun, yarın, canlı bomba olma ihtimali yüksektir. Aile, okul ve STK’lar işbirliğiyle hareket etmeli. Dizilerle mafya sevdiriliyor. Bu da tehlikeli. Sorunların silahlarla çözülmediği diziler çekilebilir.

Hayalinizdeki İzmir nasıl?

Hayalimdeki İzmir’de, yaya geçidinde taşıt sürücüleri yayaları gördüğünde dursun istiyorum. İnsanlar komşuluk ilişkileri dışında da sabahları birbirlerini gördüklerinde gülümseyerek ‘Günaydın’ diyebilirler. İnsanların huzurlu bir şekilde yürüyebilecekleri, durabilecekleri alanların daha çoğalmasını isterim. Hayalimdeki İzmir’de insanların birbirine saygı duymasını, iletişim kurmasını, diyalog içerisinde olmasını istiyorum. İnsanlar birbirlerine sevgiyle bakmalı.

* OECD ülkelerinin üniversite mezunlarının dakika başına okuyabildiği kelime sayısı baz alınmıştır.